1. Anasayfa
  2. Metinler
  3. Felsefenin Bir Ürünü Olarak Eğitim
Felsefenin Bir Ürünü Olarak Eğitim

Felsefenin Bir Ürünü Olarak Eğitim

Ali Apaydın[*]
 
Çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş bir halde yaşamakta olan bir grup insan hayal edin… Öylesine sıkı bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar ki, başlarını ne sağa ne de sola döndürebiliyorlar; yalnızca önlerindeki mağara duvarını görebilir bir halde yaşıyorlar hayatları boyunca… Zincire vuruldukları yerin arkasında bir yükselti var ve bu yükseltiyle aralarında da alçak bir duvar… Duvarla, yükselti arasında yatay bir yol bulunuyor ve bu yoldan ellerinde çeşitli kuklalar taşıyan insanlar geçiyor sürekli… Mağaradakiler yükseltinin üzerinde durmaksızın yanan bir ateş sayesinde önlerindeki mağara duvarında bu kuklaların gölgelerinin gelip geçişlerini izliyorlar hep… Kuşkusuz temel yaşam gereksinimleri de gideriliyordur bir şekilde; ancak felsefe tarihinin bu en ünlü pasajında kuvvetle muhtemel ki, bilinçli bir şekilde bu ayrıntılara yer verilmiyor… Ve elbette kuklaları taşıyanların konuşmalarını da şöyle böyle işitebiliyor mağaradakiler, fakat bu kukla taşıyıcılarının gölgelerini göremiyorlar asla, çünkü aradaki alçak duvar taşıyıcıların boylarını fazlasıyla aşıyor… Mağaradakiler kendi aralarında konuşurken önlerinden gelip geçen gölgelere birer isim veriyorlar ve verdikleri bu isimlerin gerçek nesnelerin isimleri olduklarından kuşku duymuyorlar hiç... Ve elbette kuklaları taşıyanlar her konuştuğunda, işittikleri sesi onların sesi olarak değil, gölgelerin sesi olarak algılıyorlar ister istemez… Kısacası, mağaradaki bu insanlar, aslında birer kukla olan nesnelerin gölgelerini, gerçek nesneler olarak kavrıyorlar yıllarca…

Ve şimdi de bu insanlardan birini zincirlerinden kurtarmayı hayal edin… Bu insan ne yaşayacaktır? Sözgelimi onu zorla ayağa kaldırıp başını ışığa çevirdiğinizde ve bu şekilde arkasındaki ateşi gördüğünde kamaşmayacak mıdır gözleri? Ve o ana dek ancak gölgelerini gördüğü nesnelerin aslında bir takım insanlar tarafından taşınan kuklalara ait birer karaltı olduğunu fark ettiğinde tam bir şaşkınlık içine düşmeyecek midir? Dahası onu mağaradan da çıkarıp, gerçek gün ışığına taşısanız, daha bir kamaşan gözleri ve daha bir şaşakalan zihniyle bizlerin gerçek olarak nitelediği nesnelerin hiçbirini göremeyecek durumda kalmayacak mıdır ilkin? Ve belki sonra önceden alıştığı görüntülere benzeyen yeni gölgeleri yavaş yavaş seçmeye başlayıp sonrasında da, bu gölgelerin nesnelerini ve en nihayetinde de güneşi fark etmeyecek midir zamanla? Ve bunları yaşadıktan sonra mağarada geçen yaşamının tam bir yanılgı olduğunu anlamayacak mıdır?

Platon’un Politeia (Devlet) adlı diyalogunun yedinci kitabının başında bulunan bu alegori, metnin başında açık bir şekilde belirtildiği gibi, eğitilmiş ve eğitilmemiş insan arasındaki farkı göstermek için anlatılır Sokrates tarafından. Ve anlatı bu noktaya geldiğinde bu fark oldukça açık bir biçimde serimlenmiş durumdadır. Ancak alegori bu noktada bitmez. Ve denebilir ki, bu ünlü pasajın ünü, tam da bu noktada bitmemesinden ileri gelir. Şayet anlatı bu noktada bitseydi pek rahat bir şekilde denebilirdi ki, eğitim denen şey bir çeşit bireysel bir serüvenden başka bir şey değildir. Ancak ne Sokrates ne de Platon, eğitim kavramının bireysel bir serüvene işaret etmediği noktasında çok berrak bir zihinle hareket ederler. Eğitilmiş bir kişinin (paideias) asla münzevi bir yaşamı seçemeyeceği çok açıktır onlar için –ve bireysel bir aydınlanmanın da asla gerçek bir aydınlanma olamayacağı: eğitim, tesadüf eseri şansı yaver giden bir bireye özgü bir etkinlik değildir çünkü.

Bu yüzden olsa gerek, mağaradan çıkıp gerçekleri görmeye başlayan insan, mağarada yaşadıklarını anımsar derhal, arkadaşlarını, arkadaşlarıyla yapıp etmelerini anımsar; sözgelimi gelip geçenleri en iyi şekilde belleğinde tutabilmeye çalıştıkları anları ve bu işi yapabilen kişiye verdikleri değeri, bir sonra gelecek gölgeyi doğru tahmin etmeye atfettikleri önemi vb… Artık kendi aralarında önem verdikleri, değer atfettikleri tüm bu özellikler anlamını yitirmiş, alt üst olmuştur; dolayısıyla bu özellikleri taşımak için sarf ettiği tüm çabalar da anlamsızlaşmıştır birden… Ve halen bu özellikleri taşımak için çabalamaya devam eden arkadaşlarının sürdürmekte oldukları çabalar da tam bir anlamsızlıktır artık… Açıktır ki, asla eskisi gibi bir hayatı yaşayamayacak bir insana dönüşmüştür kendisi, fakat yalnızca kendisinde tıkılı kalan bir değişimle de yetinemez asla… Bu yüzden alegori bu noktada bitmez, Platon ve Sokrates içinde güçlü bir acıma hissi taşıyan bu insanı tekrar arkadaşlarının yanına, mağaraya geri gönderirler; tekrar arkadaşlarıyla baş başa bırakırlar onu –fakat bu sefer zincirlere vurulmamış bir halde:

 
Sokrates: Daha gözleri karanlıklara alışmadan ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerinden hiç kurtulmamış arkadaşlarıyla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsa, herkes gülmez mi ona; mağaradan boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi kendisine? Bu insan onları çözmeye, mağaradan çıkarmaya kalkışınca, ellerinden gelse, öldürmezler mi onu?
Glaukon: Hiç kuşkusuz ki, öldürürler.
(Platon; Politeia (Devlet), VII, 514a-517b.)
&&& 
Devasa reklam panolarında ya da küçük bir el broşüründe görkemli eğitim sistemlerinden söz edilmesine çok alışık olduğumuz; kendi kendimize internet ortamında bir şeyler okurken, önümüzde birdenbire beliriveren bir ekran karşısında, sadece dört-beş maddede eğitim denen şeyi özetleyen ve her seferinde yepyeni, yepyeni olduğu için pek farklı, pek farklı olduğu için pek özel, pek özel olduğu için pek doğru, pek verimli, pek özgün eğitim modellerini anlatan videoları hemen her gün istemsizce izliyor olduğumuz; bir-iki öğrencinin parlak başarısının belgesi gözlerimizin önüne konulduktan sonra, bu başarının nasıl da hiç kimsenin bilmediği ve hiç kimsenin bilmemesine rağmen aslında nasıl da hiç zor değil de çok basit bir yöntemle elde edilebildiğini kanıtlayıveren bir sosyal medya reklamıyla hemen her an karşılaşır olduğumuz; ya da pek yaygın bu yaklaşımlara karşı çıkıp eğitimde önemli olanın öğrenme ve akademik başarı değil de, daha saygıdeğer, daha keyifli, daha başka bir şey olduğunu öne süren, bu “daha”lardan sonra gelen şey yapıldığında öğrenme ve akademik başarının çok doğal, çok kolay, adeta kendiliğinden gerçekleşivereceğini dile getiren uzmanların sesini pek sık işitir olduğumuz zamanlarda yaşarken yukarıdaki anlatı masalsı bir sinema filminin senaryosu gibi gelebilir çağdaş zihinlerimize.

Ne de olsa, eğitimin “istendik davranış değişikliği” şeklinde tanımlandığı kitapların her zamankinden çok daha yaygın olduğu bir çağda yaşıyoruz artık –ve eğitimin tanımının bu olduğundan neredeyse kimsenin şüphesi kalmamış bir halde… Sanki bir bilgisayardan, bir cep telefonundan ya da bir çamaşır makinesinden söz ediliyormuş gibi, henüz yaşamlarının başlangıçlarındaki insanların zihinleri üzerine garantiler veriliyor rahat rahat… Birkaç gün, birkaç hafta içinde zor bir matematik konusunu ya da yeni bir dili nasıl öğrettiklerini anlatan pek saygın, pek ciddi kurumlar kaplamış durumda her bir tarafımızı... Merkeze yeteneği, öğrenciyi, çeşit çeşit zekâlardan herhangi birini ya da hepsini alan eğitim kurumlarının kulağa pek bir hoş gelen sloganlarını işitiyor ve görüyoruz yanı başlarımızda… Ders çalışmadan da başarılı olunabileceğini dile getiren, ödevlerin gereksiz bir öğrenim etkinliği olduğunu öne süren, her insan tekinin kendine özgü bir öğrenme biçiminin olduğunu savunan, her öğrencinin muhakkak en az bir konuda yeteneği olduğunu iddia eden eğitimciler de gün be gün artıyor artık…

Bir yandan insanlık tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar eğitim görmüş insanlar olarak bulunuyoruz yeryüzünün üzerinde. Bir yandan ise insanlık tarihinde daha önce hiç olunmadığı kadar başarısız olunan bir eğitim serüveni yaşıyoruz küresel bir şekilde… Nasıl mı? Kuşkusuz yüz yıl öncesinde ilkokul eğitimi alıp da okuma yazma bilmeyen bir insanla karşılaşmak hayal bile edilemezdi; günümüzde ise ellerinde üniversite diplomaları olan, ama henüz harflerin alfabedeki sırasını bilmediği için bir sözlüğü kullanamayan lisans öğrencileri dolaşıyor sokaklarda ya da dört işleme vakıf olamadığı için basit bir problemi ya da basit bir denklemi, sözgelimi 2x+1=11 gibi bir denklemi çözemeyen yüzbinlerce yüksek lisans –hatta doktora öğrencileri sayfalarca tezler yazıyor üniversitelerde –çok önemli konularda çok önemli tezler… Dünyanın en prestijli üniversiteleri ölçme değerlendirme sistemlerini her geçen yıl daha bir basitleştiriyor ısrarla. Eğitimin varoluş unsurları olan, eğitim denen olgunun en önemli, en başat bileşenleri olan temel disiplinler; yani bilimler, sanatlar gün be gün ders programlarındaki hacimlerini kaybediyor ya da daha ötesi doğrudan ders programlarından çıkarılıyor ve elbette bu alanlara ilişkin üniversite bölümleri de bir bir niteliksizleştiriliyor, niteliksizleşiyor dahası kapanıyor ya da kapatılıyor…

Hal böyleyken, Eğitim nedir? Eğitim diye bir şey niye var? Neden eğitim diye bir şey olmalı? gibi sorularla ilgilenmek, bu soruların peşinden gitmek neredeyse gereksiz, yersiz ve zamansız birer soruymuş gibi gelebilir kulaklarımıza belki de… Fakat bir eğitim projesi ancak ve ancak bu ve benzeri soruları meşgale edindiği ölçüde gerçek bir proje olabilir.

Bu noktada derhal belirtmek gerekiyor ki, eğitim söz konusu olduğunda basit olanı karmaşıklaştırmak kadar karmaşık olanı basitleştirmek de ciddi tehlikeler içerir. Bu tehlikelerden korunabilmek için eğitimi bir bütün olarak her yönüyle ele almak elzemdir. Nitekim eğitim, ancak bir bütün olarak kavrandığı ölçüde bir proje olma özelliği taşır –ki bir proje olduğu noktada da felsefenin bir ürünü olarak çıkar karşımıza.

Kuşkusuz, eğitimin kökenine ilişkin, felsefenin ortaya çıkmasından çok daha öncelere giden tarihlemeler yapılabilir. Ancak insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmaya odaklanan ve herkes için bir hak olarak tanımlanan eğitim, ilk ve esas olarak felsefe sayesinde, felsefenin bir ürünü olarak ortaya çıkmış bir etkinliktir.

Nitekim Platon’un yukarıdaki anlatısı da doğrudan buna işaret eder: daha iyi, daha güzel bir dünyada yaşamanın öncelikli koşuludur eğitim. Bu yüzden mağaradan çıkıp gerçeklerle tanışan insan, bu haliyle bireysel bir yaşam serüveninin içinde kalmaz hiçbir şekilde, çünkü eğitimli insan üstün olan değil, sorumlu olan bir insandır –çünkü özgürdür artık ve özgürlük de sorumlu olunan bir hayat yaşamak demektir. Ve mağaradan çıkarılan bu insan, özel bir insan da değildir –önemle vurgulamak gerek ki– herhangi bir insandır o: gerçekleri görmek için özel gözleri yoktur, özel olarak seçilip çıkarılmamıştır mağaradan! Bu yüzdendir ki eğitim, kimi özel insanlara özgü ayrıcalıklı bir hak değil, herkes için bir haktır. Nasıl ki hakikatin aranışı olan felsefede, bu arayışı yapacak kişiler arasında bir ayrım gözetilmemesi bir tesadüf değilse, eğitim söz konusu olduğunda insanlar arasında bir ayrım gözetilmemesi de bir tesadüf değildir. Alain Badiou’un deyişiyle “herhangi bir kişi için olmayı kabul eden” felsefe[1] tüm insanlar için zihinsel bir eşitliğe işaret eden yaklaşımları esas alır hep. Nitekim hiç matematik bilmeyen birisine bir geometri sorusunu çözdüren Sokrates gibi[2], ya da sağduyuyu –yani kendi terminolojisi içinde aklı– insanlar arasında en iyi paylaşılan şey olarak tanımlayan Descartes gibi[3] ya da her insan zihninin boş bir levha olarak dünyaya geldiğini öne süren Locke gibi[4] hemen her filozofta görebiliriz bunu. Hemen her filozof farklı farklı biçimlerde hep bu esasa işaret eder: insanlar zihinsel olarak şu ya da bu şekilde eşittir. Çünkü insan denen varlığın eğitilebilir, eğitebilir, öğrenebilir ve öğretebilir olmasının ontolojik koşuludur bu esas. Yoksa pek çok sözde çağdaş eğitim uzmanının dile getirdiği gibi, eğitim, kişiden kişiye değişen zihinler üzerine inşa edilen bir etkinlik değildir asla –hiçbir zaman olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır.

Kuşkusuz eğitimin bu en başat esasına karşı, pek çok çağdaş eğitim uzmanı “İnsanlar arasında hiçbir zekâ farkı yok mu?” ya da “Bir dâhiyle sıradan bir insan da mı zihinsel olarak eşit?” gibi kinayeli sorular sorabilir hemen. İşte, bu iki sözde soru ve benzeri tüm sorulara neredeyse iki bin beş yüzyıl öncesinden beri verilen koskocaman bir evet yanıtıdır eğitim denen olgu! Evet, insanlar arasında hiçbir zekâ farkı yoktur –dahası eğitim söz konusu olduğunda genetik bir hünermiş gibi algılanan zekâ kavramının eğitimde bir yeri bile yoktur. Sıradan bir insanla dâhi denen insanlar arasında da zihinsel hiçbir fark yoktur –zihinsel farklılıklar, nereden geldiği belli olmayan bir takım özel yetilerin varlığı ya da yokluğundan dolayı çıkmaz ortaya çünkü; aksine yaşam koşullarının, kişisel ilgi ve tercihlerin çeşitliliğinden dolayı farklıdır zihinlerimiz.

Fakat çok daha önemli olan husus şudur: Şayet zihinsel bir eşitsizliği esas alan herhangi bir argüman zinciri titiz bir şekilde en sonuna dek takip edilirse apaçık bir şekilde görünür ki, bu zincirin kendine dayanak bulabileceği nihai nokta şu ya da bu şekil altına gizlenmiş ayrımcı bir yaklaşımdan başka bir şey olmayacaktır. Ve ırkçı, cinsiyetçi, türcü ya da her ne biçimde ortaya çıkmış olursa olsun ayrımcı her yaklaşımın sonuçlarının ne olduğuna dair yaşanan deneyimler apaçık bir şekilde insanlık tarihinin en acı zamanlarına işaret eder. Eğitim ise bunun tam karşıtı olan bir etkinliktir, çünkü öncelikli olarak etik bir amaç üzerine kurulmuştur o: insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmaya ve geliştirmeye odaklanan, etik bir amaç.

Eğitime ilişkin Türkçede 6N olarak kısaltabileceğimiz temel soruların ilki olan Niçin öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?[5] sorusu da bu etik amaca işaret eder zaten, çünkü bu soru etik bir zeminde yanıtlandığı ölçüde bir anlam ifade edebilir ancak. Nitekim halen hemen her ülkenin eğitime ilişkin yasalarının en başında “iyi bir yurttaş yetiştirme”den şu ya da bu şekilde söz eden ifadeleri de bunu açık bir şekilde kanıtlar. Ancak içinde yaşadığımız günlerde, bu öncelikli soru ısrarla es geçilir ve ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sorularla meşgul olunmaya başlanır ivedilikle. Sözgelimi Türkiye özelinde, eğitime ilişkin gündemde yer bulmayı başarabilen en başat konunun sadece ve sadece altıncı soruya işaret eden sınav sistemlerinden oluşması da bu vahim tablonun göstergelerinden biridir. Söz konusu vahametin daha açık bir göstergesi ise bu öncelikli sorunun yanıtlanmasında kullanılan “erdem” kavramının anlamının artık ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite mezunlarını bir kenara koyun, bizzat eğitimciler tarafından bile unutulmuş oluşudur. Fakat bu unutuşun günümüzden en az birkaç yüzyıl öncesine kadar uzandığını da belirtmek gerekiyor derhal.

Bu noktada söz konusu bu unutuşa ilişkin kısa bir parantez açmak gayet yerinde olsa gerektir. Çünkü bu unutuşun yol açtığı sorunlar hiç de göz ardı edilebilecek basit birer öyküye işaret etmez öyle. Nitekim başlangıcına ilişkin pek çok tartışma söz konusu olsa da, en kristalize haliyle bu unutuşun kendini 19. ve 20. yüzyıllarda göstermeye başladığı aşikârdır. Bilhassa 20. yüzyılda niçin sorusu öncelikli konumunu giderek yitirmiş bir halde çıkar karşımıza ve önceliği ne ve nasıl sorularına bırakmaya başlar. Ve öncesinde niçin sorusuyla meşgul olunmadan doğrudan meşgul olunmaya başlanan ne ve nasıl sorularının yanıtları olarak iki büyük dünya savaşı karşılar insanlığı ve en uç noktada da kusursuz bir bilgi ve yöntemin ürünü olan atom bombaları! Hal böyle olmasına rağmen, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren eğitimin niçin sorusu neredeyse tümüyle dışlanmış haldedir artık, artık o sadece anayasa ve yasalarda üstünden şöyle bir geçilen basit bir söylemden başka bir şey değildir. Nitekim o günlerin bugündeki sonuçları olan günümüzdeki eğitim anlayışları da doğrular bunu: artık öncelikli enstrümanlarını etikten alan bir eğitim anlayışıyla karşılaşmak neredeyse imkânsızdır. Buna karşılık epistemoloji ve metodolojiyle kuşatılmış yüzlerce ve hatta binlerce eğitim yaklaşımına çok rahat ulaşabilirsiniz her köşe başında…

Alegoriye geri dönelim. Görüldüğü gibi alegoride eğitimin bireysel bir dönüşüm olduğu çok açık bir şekilde tarif ediliyor. Ve bu dönüşümün yalnızca bilişsel bir dönüşüm değil, aynı zamanda zihinsel bir alt üst oluşu takip eden köklü bir karakter (ethos)[6] değişimi olduğu da resmediliyor. Daha önemlisi ise, bu değişimin hem fiziksel hem de zihinsel yapıda yol açtığı duygusal duruma yapılan vurgular. Şöyle ki, mağaradan çıkan insan için ilk olarak beş duyusunu kullanmak noktasında zorlanıyor. Gerçekliğe derhal adapte olamayan gözleri kamaşıyor, gerçekleri işitme noktasında bir hayli zorlanıyor kulakları… Ve hal böyleyken şaşakalıyor. Yani tam bir duygusal durum içinde buluyor kendini.

Eğitimin kökenindeki duygusal motifin bu denli zarif bir şekilde anlatılması gösteriyor ki, eğitim, başlangıç anında oldukça zor bir uğraşıdır –çünkü acı verici bir başlangıcı gerektirir ilk olarak[7]. Nitekim bu durumu eğitime ilişkin en dar alandan en geniş alana dek gözlemlemek mümkündür. Bununla birlikte başlangıcındaki bu zorluğa rağmen eğitim yaşam boyu bitimsiz bir süreç olarak geri dönüşü olmayan olanaklar sunar insana, bu olanaklar da aynı zamanda bir sorumluluk yükler kişiye: eğitimli insanın eğitilmemiş insanlara karşı üstlendiği bir sorumluluk. Ki bu sorumluluktan dolayı mağaraya geri gönderilir eğitimli insan. Çünkü insan varoluşu bir arada yaşamak için birbirine muhtaçtır, daha yerinde bir ifadeyle, bir insan olmak demek, insanlarla bir arada, birlikte yaşamaya mecbur olmak demektir –ve bu bir arada, birlikte yaşama mecburiyeti ancak ve ancak eğitimli insanlar olarak yan yana gelinebildiği ölçüde verimli ve keyifli birer hayat sunabilir her birimize –ve bu da ancak ve ancak eğitimi bir proje olarak kavrayan felsefe sayesinde mümkündür… Ki bu anlatının yazıldığı tarihlerden sonra geçen binyıllar gösteriyor ki, eğitim denen proje bunu önemli ölçüde başarmıştır da pek çok bakımdan. Nitekim artık eğitimsiz insanların, eğitimli insanlara bir düşman gözüyle bakmadığını ve alegorinin sonunda belirtildiği gibi onları öldürme arzusuyla dolup taşmadıklarını gözlemleyebiliyoruz açık bir şekilde. Bu yüzden eğitime ilişkin her ne kadar pek çok hatanın yapıldığı bir yüzyılın yaşayıcıları olsak da eğitimin önemine dair kimsenin kuşkusunun olmadığı bir çağda da yaşıyoruz artık. Şu halde ya insanlık tarihin bu en anlamlı projesine bir katkı sunacağız ya da bu projenin ama çok yavaş ama çok hızlı bir şekilde yok olup gidişini izleyeceğiz duyarsızca…

 
[*] Varlık Lisesi Eğitim Koordinatörü | Felsefe Kültür Sanat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
[1] Badiou, Alain; Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki; çev. Murat Erşen; İstanbul: MonoKL 2011, s. 40
[2] Platon; Menon 82b ve devamı… Eserin Türkçede birçok çevirisi bulunmaktadır.
[3] Descartes, René; Discours de la Méthode (Yöntem Üzerine Söylev) ilk cümle… Eserin Türkçede birçok çevirisi bulunmaktadır.
[4] Locke, John; An Essay Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Gücü Üzerine Bir Deneme); 2. Bölüm 22. Paragraf. Ayrıca eser bir bütün olarak bu yaklaşımı açıklamaya çalışır. Eserin Türkçede iki farklı çevirisi bulunmaktadır.
[5] 6 sorunun tamamı ve bu sorulara karşılık eğitim bileşenleri şu şekilde ifade edilebilir:
  1. Niçin öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?----------Amaç
  2. Ne öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?-------------İçerik, Program, Müfredat
  3. Nasıl öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?----------Yöntem
  4. Ne zaman öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?---Zamanlama     
  5. Nerede öğrenmeliyiz/öğretmeliyiz?-------Mekân
  6. Ne kadar öğrendik/öğrettik?----------------Değerlendirme, Sonuç
[6] Etik sözcüğünün kökeni olan ethos kavramı, doğrudan karakter anlamını da içerir. Esasen bu kavram bir varlığın kendi varlığını sürdürebilmesi için en uygun ortama da işaret eder. Bu yüzden “yuva” olarak çevrilmesinin de mümkündür.
[7] Başlangıçtaki bu zor durumu oldukça yanlış bir şekilde yorumlayarak eğitimi bir bütün olarak zor ve acı verici bir etkinlik şeklinde ele alan yaklaşımların ortaçağ dünyasına damgasını vurması insanlık tarihi açısından bir hayli üzücü bir durumdur. Daha üzücü olanı ise, bu yaklaşımların varlıklarını şu ya da bu biçimler altında halen sürdürmekte olmalarıdır.

Not: 
Bu metnin başlığı olan "Felsefenin Bir Ürünü Olarak Felsefe" ifadesi ilk olarak VAP’ın birinci ilkesine işaret eder. Bu ifade Felsefe Kültür Sanat Derneği (FKSD) tarafından gerçekleştirilen bir söyleşi ve konferans dizisinin genel başlığı olarak da kullanılmıştır. 2017 Ekim–2018 Mayıs ayları arasında gerçekleştirilen bu etkinliklerin söyleşi kısmında konuklara yöneltilen soruların önemli bir kısmını kaleme almam nedeniyle, bu sorularla bu metindeki bazı kısımlar arasında bir takım benzerlikler bulunabilir. Söz konusu söyleşi dizisinin kayıtlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Galeri

Yorum Yazın

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın.